Eski Kitaplarım - Eskiden günümüze kitaplar  

Go Back   Eski Kitaplarım - Eskiden günümüze kitaplar > Eski Kitaplarım Genel Bölüm > Duyurular


Cevapla
 
Seçenekler
Alt 3 Hafta önce   #1
EP
 
Üyelik tarihi: May 2012
Mesajlar: 1.420
User ID: 142
Tecrübe Puanı: 214748373
Reputation: 2147483647
EP Süper ÜyeEP Süper ÜyeEP Süper ÜyeEP Süper ÜyeEP Süper ÜyeEP Süper ÜyeEP Süper ÜyeEP Süper ÜyeEP Süper ÜyeEP Süper ÜyeEP Süper Üye
Standart Günde 3 kez sezon finali yaşıyoruz

Günde 3 kez sezon finali yaşıyoruz


Erdil Yaşaroğlu şu sıralar Bomontiada’nın dört bir yanına yayılmış heykellerinden oluşan ‘Oyun’ sergisiyle gündemde. Mizahi bakışını heykellerine de yansıtan Yaşaroğlu ‘Oyun’da minik minik hikayeler anlatırken, mekanla şaşırtıcı bir diyalog içine giren heykelleri görenleri bambaşka bir aleme sürüklüyor. Yaşaroğlu ile heykellerini, mizahı ve günümüz Türkiye’sini konuştuk.

Onun karikatürlerini, tiplemelerini, hatta çizgisinin kıvrımlarını bile ilk bakışta tanımayan yoktur herhalde. Erdil Yaşaroğlu bugün Türkiye’nin ‘usta’ sıfatını uzun zamandır hak eden önde gelen çizerlerinden biri. Mizahta evrenselliğin sırrını çzömüş, çizgileriyle de dünya ölçeğinde üst düzey standardı yakalamış bir isim Yaşaroğlu. Onun daha az bilinen yönü ise heykeltıraşlığı… İşte Bomontiada’da açılan ‘Oyun’ başlıklı sergisiyle bu yanını daha görünür kılıyor ve muazzam heykellerini belki de ilk kez bu kadar geniş bir ölçekte sergiliyor. Sohbetimize de buradan başlıyoruz elbette.

Fotoğraflar: Vedat Arık


- Erdil, senin heykeltıraş yönünü çok fazla bilinmiyor. Oysa eğitimin bu alanda ve örneğin Odunpazarı Modern Müze’de de gördük ki koleksiyonlara girecek denli tanınıyorsun bazı çevrelerde. Daha geniş kitlelerse seni öncelikle karikatürist ve mizahçı olarak biliyor. Bu durum senin bir tercihin mi?

Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Heykel Bölümü’nde okurken de, bitirdikten sonra da sürekli heykel yaptım. Yurt dışında ve burada karma sergilere, projelere katıldım ama haklısın, çok duyurmadım. Son yıllarda heykel ile anlatacağım hikayelerim çoğalınca, heykeller de çoğaldı ve ilk kişisel sergim olan Oyun’a kadar geldim. Karikatür hem daha popüler bir iletişim yolu olduğu için hem de çok daha fazla ürettiğim için daha ön plandaydı. Bu iki anlatım yolunu da çok seviyorum. İkisini de kullanmaya devam edeceğim.

- Haftalık bir dergide çizmenin hızlı pratikliğine karşı bir kaçış mı aynı zamanda, heykelle de uğraşmak?

Birbirinden çok farklılar. Karikatürde, aklındaki fikir çizmesi kolay bir karikatürse, bazen dakikalar içinde çizip internete koyabiliyorsun. O da anında yayılıyor ve aynı hızda da tüketiliyor. Heykel ise bambaşka. Zamansız bir şey üretmen gerekiyor. Yıllarca, yüzyıllarca eskimeyecek bir fikir bulup, yapman gerekiyor. Bazen günlerce, aylarca sürebiliyor üretimi. Karikatürün hikayesi bir tane. Bulduğun fikir ne ise, okuyanın onu anlamasını, senin yolundan düşünmesini istersin. Heykelde ise her bakan kendi hikayesini bulsun istersin. O zaman zenginleşir ve ölümsüz olur.

- Bomontiada’daki sergin özellikle mekânla diyalog içindeki işlerinden oluşuyor. Biraz anlatır mısın, nasıl bir yol izledin, elindeki heykelleri buraya mı uyarladın yoksa buraya göre tamamen yeni üretimlerde mi bulundun?

Ben BüroSarıgedik ile çalışıyorum. Bir sanatçı danışmanlık ofisi. Ülkemizde pek örneği yok. Esra Sarıgedik Öktem heykel bölümünden arkadaşım. Onunla bir sene kadar önce konuşurken, ilk sergimin kamusal bir alanda olmasının güzel olacağını düşündük. Birkaç yere baktık ama sonunda bütün oklar YapıKredi bomontiada’yı gösterdi. Güzel, tarihi, yaşayan bir mekan ve nefis bir kalabalığı var. Görüştük ve onlar da fikre heyecanlanınca oturup çalışmaya başladım. Bu sergideki heykellerin tamamı yeni yapıldı. Mekan iyi olunca, onları buraya yerleştirmede hiç zorlanmadım.

HEYKEL BİTİNCE YENİ BİR OYUN ARIYORSUN...

- Doğrusu sırf bu sergi sayesinde Bomontiada’nın hiç görmediğim köşelerini gördüm, arkadaki ‘Hayvan Çiftliği’ gibi örneğin. Biraz saklambaç oynamış gibisin izleyicilerle…


Açıkçası böyle güzel bir oyun alanı bulunca heykelleri dağıtmak istedim. Çatılara, teraslara, avluya, arka bahçeye, binalar içine. Bazılar çok büyük 18 heykel var. Onların yanı sıra heykel eskizlerimi, özel baskılarımı ve karikatür defterlerimi de sergiliyorum. Ayrıca ALT’ta bir de 6 dakikalık filmimiz var Berrak Çolak’ın yönettiği. İlk eskizden serginin açılışına kadarki Oyun’un hikayesi.


- Aslında serginin adına da gelmek istiyorum: “Oyun”. Buradaki oyunun sendeki açılımları neler?

Oyun belli kuralları, zorlukları, seviyeleri, bulmacaları, hikayesi olan, beceri gerektiren ve sonunda bir hedefe ulaşmaya çalıştığın bir süreç. Bir de bu süreçte bir çok şey öğreniyorsun ve çok eğleniyorsun. Benim yaptığım şey de bu işte. Dünya üzerinde varolmayan bir şey hayal ediyorsun. Sonra da bunun heykelini yapmaya karar veriyorsun. Nereye nasıl yapacağım? Hangi malzemeyi kullanacağım? Nasıl bir formu, büyüklüğü olacak? Hava koşullarına ve insanlara nasıl dayanacak? 100 sene ya da daha fazla sağlam kalmasını nasıl başaracağım? İşte bütün bunlar karşıma çıkan sorular, çözüm bekleyen problemler ve zorluklar. Bütün bunları adım adım aştıkça, yolda bir sürü yeni şey öğreniyorsun, ilerliyorsun ve eğleniyorsun. Sonunda da heykeli bitirip yerine koyduğunda ise hemen yeni bir oyun arıyorsun kendine.

- Heykel tekniğinden de bahsedelim biraz, bazı işlerde üç boyutlu yazıcı kullandığını biliyoruz, başka hangi tekniklerle yöneldin, özellikle devasa işlerinde?

Ben Akademi’de taş atölyesinde okudum. Murç ve madırga ile koca bir mermeri kıra kıra heykel yapmayı öğrendim. Sadece onu da değil tabii, bronz dökmeyi, kaynak yapmayı, ahşap oymayı… Bu sergide ise çok farklı teknikler kullanıyorum. Her işin üretimi kendine özgü aslında. Ahşap, metal, reçine, polyester, poliüretan köpük, plastik, aklına gelebilecek her türlü malzeme var. Üç boyutlu yazıcılar, CNC makineleri gibi bu yüzyılın araçlarını da kullanıyorum tabii. Amaç, aklımdaki hikayeyi en iyi anlatabileceğim yolu, malzemeyi, tekniği bulmak ve yapmak. Büyük işlerde yardım aldım tabii ki. Yaklaşık 30 kişi çalıştık bu heykelleri yaparken. Tek başına yapıyor olsaydım, bu 2035 projesi olurdu.

BİRAZ NORMALLEŞİP HAYATIMIZI YAŞAMAMIZ LAZIM

- Geçenlerde tahliye edilen gazetemiz eski çalışanlarından Musa Kart şöyle bir şey söyledi: “Mizah duygusunu kaybetmiş ülkelerde yaşamak zordur. Ama her şeyin mizah olduğu ülkelerde yaşamak daha da zordur”. Nasıl yorumluyorsun bu tesbiti? Katılır mısın, öyle bir ülke mi olduk gerçekten?


Mizah çok önemli iletişim yollarından biri. Ülkemizin çok kuvvetli bir mizah kültürü var ve bunu korumamız lazım. Biz 90’lı yıllarda Plastip Show hazırlıyorduk. Cumhurbaşkanı, Başbakan, Bakanlar, Genel Kurmay Başkanı, Diyanet İşleri Başkanı’nın silikondan kuklaları ile yaptığımız, bir siyasi mizah programıydı. Üstelik bunu TRT’de yapıyorduk. 20 Yüzyılda çok normal kabul ettiğimiz bu şeyi 21. yüzyılda hayal edebiliyor musun? İşte kaybettiğimiz şeyler bunlar. Mizah toplumun sübabıdır. Rahatlama yoludur. Elinden bunu almaman lazım. Çünkü hepimizin mizaha ihtiyacı var. Her şeyin mizah olduğu ülkede yaşamak tabii ki zor. Musa Abi’nin bu cümlede kastettiği gerçek mizah değil tabii ki. Çok saçma gelen, anlam veremediğimiz, yok artık bu kadar da olmaz dediğimiz şeyler. Maalesef bizim ülkede de bu çok oluyor. Günde 3 kere sezon finali yaşıyoruz. Hep acayip sarsıcı, garip, şaşırtan, üzen bir gündemimiz var. Bu konu yarın nereye gidecek acaba derken, yarın bambaşka bir konu açılıyor. Biraz normalleşip, hayatımızı yaşamamız lazım.


ÜLKEDE EKSİK OLAN ŞEY SİYASİ MİZAH

- Mizaha gelmişken, senin gibi usta bir mizahçıya sormak isterim, bugünün Türkiye’sinin yeni mizahını kim yapıyor, nasıl bir mizah bu?


Mizah toplumla birlikte değişen gelişen bir iletişim yolu. Artık dijital dünya sayesinde Brezilya mizahını da takip edebiliyoruz, Japon mizahını da. İnternetin kara deliklerinde yapılan yeraltı mizahını da. Bu da mizahın birbiriyle etkileşimini arttırıyor ve çok zenginleştiriyor. Teknik olarak da öyle. Çok farklı mizah yapma yolları, mecraları, metodları gelişti. Nefis caps’ler yapılıyor mesela. Ya da 10 saniyelik bir videoyla 1 saat güldürebilen insanlar çıktı. Bu aralar, editoryal engellerin kalktığı ve dileyen herkesin kendini ifade ettiği bir dünyada yaşıyoruz. Bu mizahı da çok geliştiriyor tabii. Bir yandan da yozlaştırıyor ayrı. Orada big data’da bilgiyi bulmak gibi, büyük mizahta da iyi fikri arayıp bulmak gerekiyor.

- Tam tersini de sorayım: Sence bugünün mizahında eksik olan şey(ler) ne?

Doğal akışındaysa dünya, mizahta eksik olan bir şey olmaz. Biz toplumu yansıtırız. Eksik ya da fazla. Ülkemizde ise eksik olan şey, siyasi mizah.

- Eskiye göre mizaha karşı hoşgörü azaldı mı? Birçokları bunu ileri sürüyor ve örneğin eski politikacıların bu kadar sık suç duyurusunda bulunmadığını, dava açmadığını kanıt gösteriyor.

Politik dünyada evet azaldı. Eskiden de kızarlardı, dava açarlardı ama engelleme amaçlı değildi bu. İfade özgürlüğü ve dava açma özgürlüğü arasında bir dengede giderdi. Bunun yanıda sosyal medya toplumun çok farklı kesimlerini yan yana getiriyor. Hayatında hiç karikatür okumamış bir kişinin karşısına birden karikatürünle çıkabiliyorsun. Onu yanlış anlayabiliyor ya da anlamıyor. Belki kızdırıyor belki hoşuna gidiyor. Genelde kızdırıyor ayrı (gülüyor.)

- Senin mizahında, ki aynı şeyi heykellerin için de söylemek mümkün bir ölçüde, evrensel bir yan var ve o yüzden dünyanın her köşesindeki insanlar için bile anlamlı ve komik… Bu evrenselliğe ulaşmak kolay olmamıştır diye düşünüyorum. Nasıl başardın sence?

Kendi hayatından hikayeler anlatırsın. Ben çocukları, hayvanları, tarihi, teknolojiyi anlatmayı seviyorum. Bunlar benim ilgi alanlarım. Bunlar aynı zamanda evrensel konular tabii ki.


Ouroboros bir çok mitolojide geçen bir sembol. Kendi kuyruğunu ısıran yılan. Kendini yaratmayı, sonsuzluğu simgeler. Ama aynı zamanda da kendini yiyip bitirmektedir. Ben Ouroboros ile şehir silüetini yan yana getirip derdimi anlatmaya çalıştım. Bu heykeli de tamamen betondan yaptım, fikrime destek olsun diye.

Ouroboros

Deniz Kızı dünyanı bir çok yerinde heykeli yapılmış bir figür. Ben ise onu elinde telefonu, kucağında bluetooth kulaklığı ile günümüze getirdim. Yapı Kredi bomontiada’nın avlusuna koydum. O avluda binlerce insan konser izlerken, yemeğini yerken, sohbet ederken o orda tek başına ve kendi melankolik dünyasında takılıyor olacak.


Deniz Kızı

Kaynak: [Link'i Görebilmeniz İçin Kayıt Olunuz.! Kayıt OL]


[Link'i Görebilmeniz İçin Kayıt Olunuz.! Kayıt OL]
 
__________________
EP isimli Üye şuanda  online konumundadır
 
Alıntı ile Cevapla
Cevapla


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı

Hizli Erisim

Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevaplar Son Mesaj
TCBİGM - Genel Nüfus Sayımı 23 Ekim 1960 kutuphaneci Kategori Dışı Kitaplar 2 4 Hafta önce 15:20
TCBİGM - Genel Nüfus Sayımı 23 Ekim 1955 kutuphaneci Kategori Dışı Kitaplar 0 4 Hafta önce 10:00
Ancient Cıvılizations Early Cıvılizations Of The Americas şehitbilir Yabancı Dilde Kitap ve Dergiler 1 09-02-2019 00:35
Jules Verne - 80 Günde Dünya Gezisi; Epub, Mobi, Pdf balci60 Romanlar ve Öykü Kitapları 15 05-25-2019 22:23
Mustafa Naima - Tarih-i Naima Cilt 3 - 4 (haz. Mehmet İpşirli) umutfani Osmanlı Tarihleri 10 05-01-2019 21:06


Tüm Zamanlar GMT +3 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 17:55.

Forumumuz, hukuka, yasalara, telif haklarına ve kişilik haklarına saygılı olmayı amaç edinmiştir. Sitemiz, 5651 sayılı yasada tanımlanan, yer sağlayıcı olarak hizmet vermektedir. İlgili yasaya göre, forum yönetiminin hukuka aykırı içerikleri kontrol etme yükümlülüğü yoktur. Bu sebeple, sitemiz uyar ve kaldır prensibini benimsemiştir. Telif hakkına konu olan eserlerin yasal olmayan bir biçimde paylaşıldığını ve yasal haklarının çiğnendiğini düşünen hak sahipleri veya meslek birlikleri, ekyasal@gmail.com mail adresinden bize ulaşabilirler.


Powered by vBulletin® Version 3.8.4
Copyright ©2000 - 2019, Jelsoft Enterprises Ltd.